gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



İsfahan... İkinci Gün...

İsfahan... İkinci Gün... - (5.6.2007)

Misafirhanede sabah kahvaltısı var. Benim tercihimse fırından yeni çıkmış ekmekle kahvaltı etmek. İlacımı alıp fırına koştum. Taze ekmek kokusu dayanılır gibi değil. Ekmeği alıp soğutmak olmaz. Önce bakkala uğrayıp kahvaltılık almalı. Buzdolabında alıştığımız tarzda beyaz peynir buldum, yanına da bal aldım. Epeydir zeytin yemedik, bir de özlemişim. İran’da bizdeki gibi siyah zeytin yoktur, ama yeşil zeytinleri oldukça iyidir. Tezgahlarda göremiyorum. Satıcıya sordum, malumunuz İngilizce. Bir şey anlamadı. Ben başladım tepedeki rafları gözlemeye. Sonunda gördüm. Bir halle de adamcağıza yerini gösterdim. Masanın üzerine koyduğu gazeteye basıp rafa uzandı. Konserveyi tutuyor, hayır diyorum. Turşuyu tutuyor, hayır. “Olive... Green olive... Black olive...” gibi zırvalayıp duruyorum. Adamcağız bütün kavanozları, kutuları tuttu. Sonunda sıra zeytin kavanozuna geldi. İçimden nihayet dedim. Ben “Evet” deyince o öyle bir “zeytuunnn” dedi ki, gözlerimin ışımasından da aradığı altınına kavuşmuşların heyecanını sezip, zeytin kavanozunu avucuma fırlattı. Fırına koşturup sıcacık ekmeği de alınca elimin yangınına aldırmadan mutlu mesut misafirhaneye döndüm.

Odaya girdim ki benim canciğerin yüzü parçalı bulutlu. Gerçi son günlerde sık sık bulutlanıyordu ya bugünkü sağanak öncesine benziyor, yağdı yağacak. İlk kez yurtdışına yalnız çıkıyor, yetmez gibi benimle, hem de oldukça zor koşullarda, olur böyle şeyler deyip, yağmuru engellemek için ona zeytun hikayesini anlattım. Ay gülüşü belirir gibi oldu yüzünde. Bir de buralarda Türkçenin suyu mu çıktı diye bir eda. Yetmedi ben olsaydım Zeytin derdim, bir sorun kalmazdı diye bir yergi. Boş verdim hepsine. Böylece yağmur engellendi ya.

Kahvaltı için aşağı indik. İspanyol komşu ile hem sohbet hem aş paylaşımı. Biraz sonra bizim gibi garip giysili bir hatunla üç erkek geldi. Yorgun görünüyorlar ama bir o kadar da şen şakrak. Baktık bizim memleket dilini konuşuyorlar. Biz de sizdeniz hesabı bir selam çaktık. Gençlerden birinin üzerinde Marmara Spor Kulübü armalı giysi. Bizim yüzmeye gittiğimiz kulüp. Söze başlasak akraba bile çıkabiliriz gibi geldi bir an. Sıra geldi sigara faslına. Canciğer dumana katlanamayıp attı kendini odaya. Gençler çantalarını odalarına bırakıp kahvaltıya indiler. Zeytin, peynir soruyorlar. Yok dedim burada öyle şey. Ya bakkala gidip bulduğunuzu alacak ya da buradaki bal, kaymak, yumurta, üçgen peynir ile idare edeceksiniz. Anlaşılan gençler de benim gibi zeytinsiz kahvaltıya pek alışık değil. Bizim değerli zeytunu kavanozuyla onlara verdim.

Yollandık Kırk Sütuna. Hani dün öğle saatinde gittiğimiz için yansımalarını tam göremediğimiz Çehel Sütuna. Bakalım sabah ışığında durum nedir? İçeri girdik ki bahçe şenlik yeri. Onlarca öğrenci öğretmenleriyle resim yapmaya gelmişler. Öğretmenlerinin yaptığı kısa bir açıklama sonrası üçer beşer gölgelere sığınıp başladılar çalışmaya. Sütunların yansımaları da düne göre oldukça iyi. İçini dışını bir kez daha tavaf ettik. Havuzun başına oturup aynakarilere daldım. Hazır aynakarilere dalmışken onlarla ilgili söylenceyi de anlatayım. Güya Şah Abbas büyük ebatta bir miktar aynanın Venedik’ten satın alınmasını emretmiş. Aynalar İsfahan’a vapurla getirilirken şiddetli bir tufan sonucu hepsi kırılmış. Şah Abbas buna çok üzülmüş. İsfahanlı sanatkarlar sarayı ufak ayna parçaları ile süslemişler. Böylece aynakari sanatı ve işçiliği doğmuş.

Zaman dar, artık bu güzel mekandan ayrılmak gerek ya, bir de gece ışıklandırılınca yansımaların nasıl olacağını merak ediyorum. Gece kapalıymış. Eminim ki karanlıkta ışıklar yanınca yerebatan sarnıcı kadar ilginç olur. Ah ah ediyorum yine. Düşte sınır ve mutlak gerçek yok ya, Yerebatan’ın mermer sütunlarıyla, Çehel’in ağaç sütunları dans ediyor içimde, içeriden gelen mistik İran müziği eşliğinde. Gözlerimi kapayıp seyre dalıyorum. Düş bu en güzel yerinde ansızın bozuluverir. Öğrencilerin sesleriyle bitiveriyor. Biraz onlarla sohbet edip, fotograflarımızı çekip burası gibi yine seyrine doyum olmayan İmam meydanına yöneldik. Sıcak da dayanılır gibi değil. Ucundan kıyısından Bozorg pazara gözattık. Fehimeler aradı. Honar pazarda buluşacağız. Öncesinde uçak biletlerini halletmek gerek.

THY’de yer yok, yetmez gibi ateş pahası. İran Hava Yolları’rdan Pazartesi sabahı için Tahran İstanbul uçuşu bulduk. Istanbul’a varır varmaz işe gideceğiz, çaresiz. Burada bizdeki gibi uçuş rezervasyon sistemi yok. Ver parayı kap yeri. Üzerimizde de o kadar Tümen yok. Döviz bozdurmak için bankaya koştuk. Öyle her yerde de bozdurmak mümkün değil. Bank Saderat’da işlemler saat 11’de başlıyormuş. Bir saat sonra da öğle tatili. Neyse ki o arada hallettik bu işi. 400 $ karşılığı bir çanta dolusu Tümen. Banknotlar bizdekinden beter, hemen hepsi yırtık pırtık. Eksik mi verdiler, fazla mı? Say say bitmiyor. Tekrar koştuk İranair’e, aldık biletleri. Sıra geldi Şiraz ve Meşhed uçuşuna. Mümkünü yok yer bulmanın. Yine otobüslerle zaman telaşında sürecek yolculuk. Neyse ki bu koşturmacada Meşhed Tahran uçuşunu da hallettik.
Dostlarla Çehar Bağ üzerindeki Honar pazarda buluştuk. Çehar Bağ, geliş-gidişli geniş bir cadde. Adını üç yolun etrafında dört (çehar) sıra halinde dizilmiş ağaçlardan alıyor. Heşt Beheşt bahçesi ve sarayına gitmeyi önerdiler. Heşt Beheşt, yani sekiz cennet. Tanrı’nın yedi cennetinden sonra yeryüzünde cennetin de mümkün olabileceğini düşündürttüğü için verilmiş bu isim. Safevi döneminin son sultanları bu sarayda yaşamış. Botanik bahçesi eski güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiş, büyülendik. Saraydaki süslemelerin bir kısmı dökülmüş, ama mihrap yerinde cinsinden. Yine göz alıcı. Şimdilerde restorasyon çalışmaları yapılıyor. Ağaç sütunlarsa kurtlara ve zamana meydan okuyor. Bahçenin bitiminde Sultan Hüseyin Cami ve medresesi var. Orada da restorasyon çalışmaları olduğu için ziyarete kapalı. Kubbe üstü ve minarelerin kızıl, yeşil, mavi, gri renkli seramik motifleri büyüleyici. Bu güzel motifli kubbe ve minareler İmam Camisinden esinlenilerek yapılmış. Söylendiğine göre caminin ikinci ağaç kapısının üzerindeki metalde “Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısı” yazıyormuş.

İran’ın park ve bahçeleri gibi onları süsleyen modern heykelleri de insanı şaşırtıp kıskandırıyor. Hemen her köşe başında üzerinde avuç açmış el ve gül motifli yardım kutuları. Belki bu yardımlar sayesinde sokaklarda ona buna el açan insanlara rastlanmıyor.

İran gezisinden bir hafta önce aldığım dijital fotograf makinesiyle yola çıkmıştım. Gün geçtikçe daha az kilo taşıyabiliyor insan. Sevgili makinemle birbirini iyi tanımayan yeni evli çiftler gibiyiz. Ne zaman ne yapacağı belli değil. Bir bakıyorum hafızası doluyor, bir bakıyorum pilin şarjı bitiyor. Hafıza kartı bulmak sorun değil, aldım. Pil de alacağım, fakat İstanbul’da olduğu gibi burada da bulamadım. Devamlı kendime kızıyorum; yenisini bulunca eskisini boşar mısın diye. Yeni hafıza kartı da yetmedi. Koştuk bir fotografçıya, CD kaydı için. Baktılar 5 GB’lık fotograf. Ancak akşama olur dediler. İyice dellendim. Pili şarj etmek için misafirhaneye döndük. Canciğer yorgun dinlenecek. Ben koşturdum Zayende’ye.

Akşam, hele de gece bir başkadır Zayende’nin keyfi. Gün batımının kızıl rengi boz dağlardan süzülüp ağaçlara, suya değerek; kenti renkten renge boyar. Gece zarif köprüler ışıklandırılınca, nehre yansımasıyla binbir gece masallarına dönüşür ortam.

Son zamanlardaki yasaklar nedeniyle kahvealtı köprülerinden sadece Siesepol’ün altındaki kalmış. Ona da kadınlar giremiyor. Doğal olarak hemcinslerime uygulanan bu tavra şiddetle karşıyım. Ayağım kahveye adım atıp atmamakta kararsız, fakat akıl dışı kuralları çiğnemeye meylim de malum. Hoş biz haricilere girme diyen de yok ya. Daldım kahveye. İlgi alaka tahmin edilebileceği üzere. Oturdum suya en yakın masaya. Artık bizde pek rastlanmayan demir sandalyeler, mermer masa. Sevgili kahvem buralarda yok. Oyalanmak için çay istedim. Amacım buradan Zayende’nin sesiyle, dingin akışını, çevreyi, insanları izlemek. Belki de binbir gece masallarından birine dalmak. Dengine gelir sohbet de olursa, değmeyin keyfime. Çay geldiğinde, çevre masalardaki gençler de usul usul masamın etrafına toplanıyor. Değinmedik ne onların yönetim sistemi ne bizimki kalıyor. Konuştuğum gençlerin çoğu hutbelerdekinin aksine Atatürk hayranı. Bizim de bir Atatürkümüz olsaydı bu hallerde olmazdık diye yakınıyorlar. Siz ne güne duruyorsunuz diyorum, gözleri ışıldıyor.

Sohbet, nargilelerin mis kokusu, önüme konan çayın kokusuyla birleşip adeta su gibi içime akıyor. Nehir kenarlarının da bu kahvedekilerden farkı yok. İsfahanlılar semaver ve nargilelerini yeşilliklere kondurmuşlar; onlar da bizim gibi demleniyor. Kadınların kahvelere girmesine yasak getirilmiş ama buralarda oturmasına getirilmemiş. Kadın erkek nargile çay eşliğinde yarenlik ediyorlar. Ah İran... Ah İranlı... diyorum. Bizdekinin aksine –korkarım ki şimdilik- özgürlüğün kısıtlanıyor kısıtlanmasına da, şükür ki özgünlüğün sürüyor hala.

İstanbul, 28.05.2007 - Fatma Özdirek

Özgün halinde okuyup, fotografları izleyebilmek için:
http://fatmaozdirekiran.blogspot.com